Dağ Utandı
Gece evde çalışıyordum.
Bir ara çok yorulduğumu fark edip biraz kafamı dağıtmak için televizyonu açtım.
Kanallardan birinde özgürlük anıtının restorasyonu ile ilgili bir belgesel
vardı. İlk bakışta sinematografisi çarptı beni.
Senaryosu, dili, estetiği,
ritmi, duygusu mükemmeldi. Anıtın bekçileri özgürlük anıtındaki ‘kadın’la
aralarındaki ‘platonik’ ilişkiyi anlatıyorlardı. Onarımı yapan
restoratörler, mimarlar, işçiler, ünlü sanatçılar, sıradan Amerikalılarla
yapılan röportajları izledikçe özgürlüğe değilse bile anıtına aşık
olunabileceğini düşündüm.
Belgesel bitti, filmin
jeneriği akarken bir blues başladı. Sesin renginden, söyleyenin bir zenci
olduğu hemen fark ediliyordu. Okyanuslardan gelen bir dalga bütün bedeninizde
hüzünle dolaşıyor sonra usul usul çekiliyordu. Bu ses beni 19. yüzyıl başlarındaki
Mississippi bataklıklarına götürdü. Uçsuz bucaksız şeker kamışı, tütün
ve pamuk tarlalarında çalışan zenci köleler geldi gözümün önüne.
Safkan beyazların, insanı insan olduğundan utandıran kırbaçlarının sesi
çınladı kulaklarımda. Gün boyu inanılmaz bir itaatle çalıştıktan sonra
geceleri de yorgunluktan sızlayan kemiklerinin acısını şarkı söyleyerek
dindirmeye çalıştıklarını görür gibi oldum. Hüzünlü, yumuşak, bazen
yakarır gibi bazen de fark edilmesinden ölesiye korkarak içine öfke ve isyan
gizlenmiş şarkılardı bunlar.
Jenerik bitti, müzik
sustu. Televizyonu kapattım. Ama birden başka görüntüler akmaya başladı
ve bu sefer de Büyük Boynuz nehrinin kıyısındaki bir Kızılderili köyü
geldi gözümün önüne. Bir anda Kızılderili kadın ve çocukların ölümden
kaçmaya çalışan çığlıkları kapladı ortalığı. Çığlıklar karşı
dağlara çarpıyor, yankılanarak geri dönüyordu. Ulu Manitu, İsa’nın çocuklarının
şehvetli katliamını önleyemiyordu bir türlü. O sırada bir süvari kılıcının,
hamile bir kadının karnına girerken çıkardığı sesi duydum. Kanım dondu
adeta, bu nasıl bir ses böyle diye düşündüm. O ses dağlara gitti mi
gitmedi mi bilmiyorum. Ama geri dönmedi. Dağ utandı besbelli, dağ utandı ve
sesi geri vermedi. Sonra tüyler ürperten bir sessizlik sardı her yeri. Çıt
yoktu. Saygon’a bombalar yağıyordu ama hiçbir ses duyulmuyordu. Sonra
Irak’a giden nükleer başlıklı füzeler akmaya başladı televizyonlarda.
Sanki bir bilgisayar oyunu gibiydi. Yine ses yoktu. Telefonum çaldı. Nokta
dergisine sinema yazıları yazıp yazamayacağımı soruyorlardı. Yazarım
dedim. Aklım hâlâ Büyük Boynuz nehrinin kıyısındaydı. Nehrin kıvrılarak
kaybolduğu yerin karşısındaki tepelerde boğum boğum bir duman yükselmeye
başladı. Bir Kızılderili savaşçı çocuğunun doğup doğmadığını
soruyordu. Yine hiç ses yoktu.
Yazımı dumanla mı göndersem diye düşündüm. Nedense Albay Custer’in katliamı ile globalizmin vahşi kuşatması arasında benzerlikler var gibi geldi bana.
YAVUZ ÖZKAN
NOKTA (5-11 Nisan 2004; Sayı: 1083)